Çok eskidendi belki el öpmeler, kenari dantelli mendiller içinde sekerler,avuca zor sigan kocaman 2,5 liralik bayram harçliklari… Postacinin getirdigi, uzaktaki dostlarin bayramikutlayan bayram kartlari… Aniden yok oldular, yittiler eskilerde bir yerlerde. Yillarca sadece seyahate gidenler tesadüfen karsilastilarsa kutladilarbirbirlerinin bayramlarini. Bayramlaşmalar zoraki oldu, ziyaretler mecburi….Bu hale gelmesinin nedeni belki değişen çağdı, belki geçmişin aşırı baskısı… Sevmeyi, hatırlamayı, paylaşmayı unuttuk hızla akıp giden zamanın içinde…Zamanın içinde biz de kaybolduk…Yittik, gittik… Bayramlar artık sadece birer “firsat” oldu, yorgun bedenlerin dinlenmesi için… Unuttuk bize ait olan güzel değerleri, sevmeyi, sevilmeyi, hatırlamayı, dostluğu, paylaşmayı… Unuttuk aile kavramını, dost kavramını…Günübirlik yaşamaya başladık… Önce geleceğe hazırlanalım dedik…Sonra anı aşayalım dedik… Kendimizi kişisel gelişmelere verdik, ama sosyal gelişmelerden uzaklaştık… Unuttuk bizi sevenleri, “benci”l olduk… Oysa gerçek dostlar, gerçek bizi sevenler bizi hiç unutmadılar…Beklemeye koyuldular özlemle…Biraz kırgın ama hep umutla… Her bayram kenarı oyalı mendilleri, renkli bonbonları hazırladılar ve beklediler….Beklediler, beklediler, beklediler…. Yillarca sadece seyahate gidenler tesadüfen karsilastilarsa kutladilar birbirlerinin bayramlarini. Bayramlaşmalar zoraki oldu, ziyaretler mecburi…. Bu hale gelmesinin nedeni belki değişen çağdı, belki geçmişin aşırı baskısı… Sevmeyi, hatırlamayı, paylaşmayı unuttuk hızla akıp giden zamanın içinde… Zamanın içinde biz de kaybolduk…Yittik, gittik… Bayramlar artık sadece birer “firsat” oldu, yorgun bedenlerin dinlenmesi için… Unuttuk bize ait olan güzel değerleri, sevmeyi, sevilmeyi, hatırlamayı, dostluğu, paylaşmayı… Unuttuk aile kavramını, dost kavramını… Günübirlik yaşamaya başladık… Önce geleceğe hazırlanalım dedik…Sonra anı aşayalım dedik… Kendimizi kişisel gelişmelere verdik, ama sosyal gelişmelerden uzaklaştık… Unuttuk bizi sevenleri, “benci”l olduk… Oysa gerçek dostlar, gerçek bizi sevenler bizi hiç unutmadılar… Beklemeye koyuldular özlemle…Biraz kırgın ama hep umutla… Her bayram kenarı oyalı mendilleri, renkli bonbonları hazırladılar ve beklediler…. Beklediler, beklediler, beklediler…. Ve birgün sanal alemle tanistik ve yeniden hatırladık bayramlasmanin keyfini… Kenari dantelli mendiller, parlak kagida sarılı sekerler, madeni 2,5 liralik bayram harçliklari yoktu belki ama : bir küçük haber vardi dostlardan : uzun süredir karsilasmadigin, hala ayni adreste olup olmadigini bilmedigin… Sanal da olsa hatirlandigini, unutulmadigini ögrendigin.. Yaşamın kaynağı “sevgi”yse eğer, Sevgi bir şeyleri “paylaşmaksa”, Paylaşmak “dostluk”, Dostluk “hatırlanmaksa” eğer : Bir avuç dua, bir kucak sevgi, bir sıcak mesaj kapatır mesafeleri, bileştirir gönülleri, Bir sıcak gülümseme, bir ufak hediye daha da yakınlaştırır birbirimizi, Bayramlar berekettir, umuttur, özlemdir… Yarınlar niyettir, dualarınız kabul, sevdikleriniz hep sizinle olsun…. Kalbiniz nur, yuvanız huzur dolsun… Ve eski, tek yaprak bayram kartlarında yazildigi gibi: Bayramımız Kutlu Olsun…
Saygın bir firma, iş başvurusu yapanlara tek bir soru sormuş. Yüzlerce kişi içinden bu soruya en iyi cevabı veren bir kişiyi işe almış…
…………..
Soru şu: Gece saat 02.00 suları. Karanlık bir gece ve şiddetli yağmur var. Aracınızla giderken, durakta bekleyen üç kişi görüyorsunuz. Biri, kalp krizi geçirdiğinizde sizi hayata döndüren doktor. Diğeri yaşlı ve hasta bir adam.Üçüncüsü ise hayalinizdeki gibi çok güzel kadın… Aracınız ise iki kişilik. Yani bir tek kişiyi alabilirsiniz. Kimi alırsınız?
………………………
Bu soruya çoğu kişi ‘Hasta adamı alırdım, hayatını kurtarırdım’ cevabını vermiş. Bir bölümü ise ‘Doktoru alırdım. Hayatımı kurtarmış bir kişi öyle bırakamazdım’ demiş. Bir kaç kişi ise ‘Hayatımın kadınına her zaman rastlayamam. Bu nedenle onu bırakmam’ yanıtını vermiş…
………………………
İşe alınan kişi ise şöyle demiş ‘Arabadan inip, anahtarı doktara veririm. Doktor benim hayatımı kurtardığı gibi, yaşlı adamı da hastaneye yetiştirip, iyileştirebilir. Böylece bende hayatımın insanıyla otobüs durağında başbaşa kalmış olurum. Çeketimi çıkarıp, onu yağmurdan korurum. Konuşurken de tanıma fırsatı bulurum…’
Ne dersiniz? Siz olsanız bunu yapar mıdınız? ‘Evet’ demek zor değil mi? Çünkü almadan vermek, pek tabiatımız da yok! Belki gün gelir, herkes bu cevabı verir. Dünya daha güzel hale gelir…
……………….
NOT: Bayramınız kutlu olsun… Her şey gönlünüzce olsun…
• Bugün ellerini semaya gönlünü Mevla’ya aç. Bugün günahlardan olabildiğince kaç. Bugün en gizli incilerini onun için saç. Kadir Geceniz mübarek olsun.
Varlığı ebedi olan, merhamet sahibi, adaletli Yüce Allah kendisine dua edenleri geri çevirmez. Dualarınızın Rabbin yüce katına iletilmisine vesile olan kandiliniz mübarek olsun.
• Bu güzel gecelerin feyzi üzerinize, rahmeti geçmişinize, bereketi evinize, nuru ahiretinize, sıcaklığı yuvanıza dolsun. Kadir Geceniz mübarek olsun.
• Bugün ellerini semaya gönlünü Mevla’ya aç. Bugün günahlardan olabildiğince kaç. Bugün en gizli incilerini onun için saç. Kadir Geceniz mübarek olsun.
• Dertlerimiz kum tanesi kadar küçük, sevinçlerimiz Nisan yağmuru kadar bol olsun. Bu mübarek geceniz sevapla dolsun. Kadir Geceniz mübarek olsun.
• Duanız kabul, ameliniz makbul hizmetiniz daim olsun. Saadetiniz kaim olsun. Kadir Geceniz kutlu olsun.
• Dul ve yetimlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihad eden ve gündüzleri oruç, geceleri ibadetle geçiren kimse gibidir.
• Ellerin semaya, dillerin duaya, gönüllerin mevlaya yöneldiği bu mübarek geceni kutlar, hayırlara vesile olmasını dilerim.
• Gel ey Muhammed bahardır, dualar ardında saklı, aminlerimiz vardır. Hacdan döner gibi, Miractan iner gibi gel gel. Bekliyoruz yıllardır. Kadir Geceniz mübarek olsun..
• Gül bahçesine girenler gül olmasalar da gül kokarlar. Kainatın en güzel gülünün kokusunun üzerinizde olması temennisiyle… İyi Kandiller..
• Gün vardır, bin yıldan uzun gelir bize, bir yıl vardır bir günden kısa gelir bize. Bire bin yazılan bu gecede dua edelim Rabbimiz’e. Hayırlı kandiller..
• Güneşin güzel yüzü, yüreğine dokunsun, kabuslar senden uzakta, melekler baş ucunda dursun. Güneş öyle bir geceye doğsun ki, duaların kabul, Kadir Geceniz mübarek olsun.
• Günler bize dostların güzelliği ile, geceler onların duaları ile mübarek oluyor. Umudumuz dostların hediyesi, duamız sizlerin sevgisi. Kadir Geceniz mübarek olsun.
• Her müminin, riayet etmesi ve vefalı olması gerekli olan hususlar şunlardır: Din saygısı, edebe saygısı ve sofra saygısı.
* Kalpler vardır sevgiyi paylaşmak için, insanlar vardır dostluğu yaşatmak için, kandiller vardır kutlamak ve af dilemek için.. Kadir Geceniz mübarek olsun.
Kadir gecesinin Ramazanın hangi gecesi olduğu konusunda bir çok görüş ileri sürülmüştür. Alimlerin çoğunluğunun görüşü, Ramazanın yirmi yedinci gecesi olduğu şeklindedir. Hz.Peygamber,
“Siz Kadir gecesini Ramazanın son on günü içerisindeki tek rakamlı gecelerde arayınız” buyurulmuştur.
Kadir Gecesi'nin önemi Kur’an’ın 97. sûresinde belirtilmiştir. “Kadir sûresi” buna tahsis edilmiştir. Bu sûrede gece ile ilgili olarak şöyle buyurulur:
Kur'an-ı Kerim'de müstakil bir sûre ile şerefi yükseltilmiş, Kur’an’ın 97. sûresi olan “Kadir sûresi” buna tahsis edilmiştir. Bu sûrede gece ile ilgili olarak şöyle buyurulur: “Doğrusu biz Kur'an-ı Kadir gecesinde indirmişizdir. Kadir Gecesi'nin ne olduğunu bilir misin? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır, melekler ve ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler. O gece tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.” ( Kadir, 97/1-5.)
Bin Aydan Hayırlı Olan Kadir Gecesi Ramazan Ayı İçindedir
“Şüphesiz, biz onu (Kur’ân’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sen ne bileceksin! Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh Oruç lmihali 25 (Cibril) o gecede, Rab’lerinin izniyle her türlü i için iner de iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.” (Kadr, 87/1–5)
Peygamberimiz Kadir Gecesi’ni ihya eden kimsenin bağışlanacağını bildirmiştir: “Kim inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek, Kadir Gecesi’ni ibadetle ihya ederse, geçmiş günahları bağışlanır.” (Müslim, “Salâtü’l-Müsafirîn”, 175)
Beyazıt Bestami sultanul arifin adıyla anılır. Bir gün nafile oruç tutar ve ikindiye doğru nefsinin artık orucu kabullendiğini ve artık tutmak istediğini anlayınca Sultan-ul Arifin hemen ağzına bir kaç üzüm tanesi atar ve orucunu bozar ve kendi kendine:
-Ne sana ne de bana olsun derdi.
Nefsinin feryat edip;
-Beni niye zararlı çıkardın? Diye çıkıştığını hissedince
-Ne sen kazandın nede ben diyordu.
Anlaşılan tuttuğu oruca Allahtan başkasını ortak etmek istemiyordu. Saf halis sadece onun rızası için yapmak istiyordu.
Ramazan hilali görülmeyince oruç tutmanın caiz olmayacağını bilen bir tiryaki, hilali görmemek için evinin pencerelerini kapayıp perdeleri de sımsıkı örter: geceleri mahalle kahvesine giderken de başını önüne eğermiş, nasılsa bir su birikintisi içinde hilalin aksini görünce ürkerek şöyle demiş:
- Hey mübarek! Gözüme mi gireceksin, anladık işte ramazan başlamış!.. Bir gün fazla tutmuş Adama sormuşlar : -Kaç gün oruç tuttun? -Hastalığım nedeniyle, ancak bir gün tutabildim! demiş. Aynı soru, orada bulunan Bektaşi’ye sorulunca, hiç istifini bozmadan yanıt vermiş : -Bu arkadaş benden bir gün fazla tutmuş!
Bir eşek bir öküz
İki softa, ramazanda bedava yiyip içeriz diye bir Bektaşi köyüne misafir olurlar. Hoşbeşten sonra, içlerinden biri tuvalete gider. Bektaşi, bu softaları kontrol etmek için odada kalana sorar:
- Senin arkadaşın nasıl bir adam? Bilgisi var mı, yok mu?"
O da kendini üstün göstermek için
-Bırak şunu, eşeğin tekidir", cevabını verir. Biraz sonra öteki softaya da aynı soruyu sorar:
– Senin arkadaşın nasıl bir adam? Bilgisi var mı, yok mu?
Bu softa da öteki gibi
"Bırak şunu, öküzden farkı yoktur", cevabını verir.
Akşam olunca iftar sofrası kurulur. Fakat tepsinin üzerinde arpa ile samandan başka bir şey göremeyen softalar hayretle sorarlar:
– Bunlar ne erenler?
Bektaşi gülerek cevap verir:
– Biriniz eşek, ötekiniz öküz. Sizin için bunlardan daha iyi azık olur mu?"
Bizi de yedirirsin! Eskiden toplu ramazan yemeklerinde, iftar ziyaretlerinden artan yemekleri, yemek masasına hizmet eden çocuklar yermiş.. Yani artan yemekler onların hakkı imiş. Bir iftar yemeğinde çorba içildikten sonra hoca cemaata: - Çorbayı arttırmayın israf haramdır. Yemeği bitirmek sünnettir, der.
Böylece çorba tamamen biter.
Sıra sebze yemeğine gelir, hoca yine :
-Arttırmayın sünnettir” der yemek biter.
Sıra pilava gelir, tatlıya gelir.
Hoca:
-Sünnettir, diyerek, her şeyi cemaata yedirir ve hizmet yapan çocuklar aç kalırlar. Yemekten sonra hocanın ellerini yıkaması için su döken çocuklarla hoca şakalaşmak ister:
-Balam sizin adınız ne, der.
Çocuklar:
- Farz hoca efendi, derler.
Hoca: -Balam hiç farzdan ad olur mu?” der.
Çocuklar da:
-Olur ya, sünnet diyelim de bizi de cemaata yediresin öylemi ?” derler…
Bizim eve de buyursun!
Bir zat Ramazan’da hiç evine gelmez, boyuna davetli davetsiz iftarlara gidermiş. Bir akşam birisi evine gelerek:
-Bu akşam sizin efendiyi filan yerde iftara davet ediyoruz, buyursunlar,deyince, Evin hanımı: -Ramazan neredeyse bitecek, efendiyi gören yok. Siz görebilirseniz söyleyin. Bir gece de kendi evinde iftara buyursun! Borcun var mı?
Bir ramazan günü III. Mustafa'nın veziri Koca Ragıp Paşa'nın konağında yapılan sohbet esnasında Ragıp Paşa Şair Haşmet'e hitaben:
- 'Senin de borcun var mı Haşmet?' diye sorar ve ondan sonra şu cevabı alır:
- Evet efendim, mahalle bakkalına bin kuruş, kasaba beş yüz kuruş...
Ragıp Paşa sorusunun anlaşılmadığını düşünerek şu açıklamayla birlikte tekrarladı sorusunu:
- 'Ben onu sormuyorum, oruç borcun var mı?'
Şair Haşmet bu soruyu şöyle cevaplamış:
- Paşam, oruç borcunu Allah sorar; sizin soracağınız kul borcudur.
Bu mahalleden değiliz de...
Evvel zaman içinde iki şair ve edip ahbap Mehmet Celâl ile Faik Esad, Beylerbeyi’nde bir dostun iftar davetine icabet için yola koyulup karşıya geçiyorlar; fakat vakti iyi hesap edememişlerdir ve iftara daha saatler vardır. Bunun üzerine iki ahbap,
- Camiye gidelim, vaaz dinleriz, vakit geçer, fikriyle Beylerbeyi Camii’ne girip bir tarafa ilişiyorlar. Vaiz kürsüye çıkmış cehennemden bahsetmekte, diliyle etrafa yıldırımlar savurup şimşekler çaktırmakta, "zebânileer, alevleer, katran kuyularıı” dedikçe cemaat dehşetle tir tir titremektedir. Bizimkiler vaizin tehditlerine pek kulak asmamaktadır ama ahalinin çoğu kapıldığı haşyetle hüngür hüngür ağlıyor.
Ağlayanlardan biri, gözyaşlarını silerek Faik Esad’ın sırtına dokunuyor, kısık sesle,
- Siz vaizi dinlemiyor musunuz? diye soruyor. "Dinlenmez olur mu, dinliyoruz elbet” diye cevap veriyor bizimki, "Peki ne dediğini anlıyor musunuz?” "Anlıyoruz elbette, niçin soruyorsun peki?”
Adam hayretle devam ediyor,
- Yahu bizim ağlamaktan ciğerimiz sökülüyor, gözümüz dışarıya uğruyor sizde ise hiçbir elem işareti yoktur, nasıl oluyor bu?
Şair cevap veriyor: - Efendim biz bu mahalleden değiliz, yabancıyız, misafirliğe geldik de!. “Buba Ramazan nedur?”Temelin küçük kızı Emine, Ramazan ayında babasına: -Buba Ramazan nedur? diye sorar. Temel: - Kiizz Emunem, Üstadum dedu ki: Ramazan İslâmun şartlarunun birunculerindendur. Bülûğ çağuna eren her Müslümana oruç tutmak farzdur. Emine: -Buba ver elime, ben de tutayum” der. Temel: -Kizum elle değül, bir gün yemek yemeden, içmeden aç kalarak oruç tutacaksun” der. Emine: -Anladum buba, der. Temel: -Emunem, diluna, gözuna, kulağuna da sahip olacaksun yoksa aç kalman fayda etmez” der. Emine: “Vuuyyy, o zaman arkadaşım Hatice’ye de bir daha karuşmuyacağum buba, der.
Bunları Ramazana Verin
Vaktiyle adamın birisi her şeyin en güzelini bir yana ayırır, "Hanım bunu Ramazan'a sakla" dermiş. Gel zaman git zaman Ramazan ayı gelmiş, güzel güzel yemekler pişmeye, iftar sofraları dolup taşmaya başlamış.
Günlerden bir gün kapıya bir dilenci gelmiş ve Allah için bir yardım istemiş.
Kadın:
"Adın ne senin?" demiş.
"Ramazan"
"Ramazan mı? Dur öyle ise..."
Evde ne kadar ayrılmış güzel yiyecek, içecekler varsa kaplara doldurmuş.
"Al git bunları, bizim bey sana saklıyordu" demiş.
Çayımı içim gelirem
Bir gün Erzurum kahvelerinden birinde insanlar iftar vaktinin gelmesini beklerken o anda içeriye biri hızla ve şiddetle girmiş: -Abi çabuk goşu gelin bi tenesi orucuni basır cigara içirdi gözümün ögünde kahveden biri cevap verir: -Ola tamam bi dur neye fenikisen ambu çayımi içim gelirem. Çömlek hesabı Ramazan günlerini hesaplamak için bir çömleğin içine her gün bir taş atar, Hoca. Bir avuç taş doldurur çömleğin içine Hoca'nın yaramaz oğlu,muziplik olsun diye. Bir zaman sonra arkadaşları: -Bugün Ramazan'ın kaçı acaba? diye sorarlar Hoca'ya. Hoca'da: -Şimdi eve gider öğrenirim, der ve evinin yolunu tutar. Çömleği boşaltır; bir sayar, iki, üç sayar... Taşların yüz yirmi beş tane olduğunu görür. Şaşkın bir halde döner arkadaşlarının yanına Hoca. - Arkadaşlar, bugün, Ramazan'ın kırkbeşi" der. Hoca'nın bu cevabına gülüşür ve aralarından biri: -Aman Hocam, bir ay otuz gündür. Hiç Ramazan'ın kırkbeşi olur mu? diye itiraz eder.
Hoca, biraz şaşkınlık biraz da kızgın bir ifadeyle:
-Ben yine insaflı davrandım. Benim çömlek hesabına bakacak olursak; bugün Ramazan'ın yüz yirmi beşi!"der. Deniz oruç bozar mı?
Birgün Naim Hoca`ya sormuşlar;
-Denize girersek orucumuz bozulur mu?´ diye.
Naim Hoca şöyle cevap vermiş;
- Ula uşahlar, Remazanda siz denize girersez orucuz bozulmaz. Amma deniz size girerse orucuz bozilir. Ona göre...
Gökte Misafir Edilen Ne Yer?
Nasreddin Hoca, Ramazan ayı boyunca vaazlar etmek, namazları, teravihleri kıldırmak üzere evine uzak bir köyde işe başlamış. Hoca’ya köyde bir oda tahsis etmişler. Görevi kısa süreli olduğundan Hoca ailesini getirmemiş, odasında tek başına kalıyormuş. Köyde vaaz ederken bir ara Hz. İsa’nın göğe çekildiğinden söz etmiş. Camiden çıkınca yaşlı bir kadın yanına yaklaşıp : - Hoca efendi, Hz. İsa göğe çekildi dedin, ama orada ne yeyip ne içtiğini anlatmadın! Hoca: - Bre kadın, günlerdir bu köyün misafiriyim. Bir gün olsun misafirimiz ne yer ne içer demediniz de, gökte misafir edilen Peygamberin ne yeyip ne içtiğini soruyorsun ! demiş
Halim Mecalim yok Sohbet sırasında Bektaşi’ye sormuşlar: -Baba Erenler niçin oruç tutmazsın? Bektaşi’de mazeret hazırdır: -Vallahi tutmak isterim ama halim mecalim yok. Bektaşi’yi zorda bırakmak için bir soru daha sorarlar: -İftara çağırsalar gider misin? -Doğrusu ne yapar eder giderim. Bektaşi’nin bu cevabına itirazlarını bildirirler: -Bu nasıl olur? Allah’ın emrini dinlemiyorsun da kulların davetini kaçırmıyorsun! Bektaşi’nin cevabı hazırdır: -Bunda şaşılacak ne var? Bilirsiniz ki Cenabı Hak merhametlilerin merhametlisidir ve affedicidir. Fakat insanlar böyle midir? Onlar, en küçük bir sebepten güceniverirler. Bunun için kulların davetlerini kaçırmamak gerekir
İtibar
Softanın biri Bektaşinin önüne geçti: -Ey Erenler; iyisin, hoşsun, ilim irfan sahibisin; bir de oruç tutup, namaz kılsan, bizim nazarımızda da itibarın olur o zaman, dedi. Bektaşi gülümseyerek:
-Sizin nazarınızda itibar kazanmak için, Tanrı önündeki itibarımı zedeleyemem, dedi. Nasıl Yetişeceksin
Sultan II.Mahmud Han zamanında bir zât, Ramazanda bazı ahbab ve tanıdıklarını iftara davet etmiş. Meşhur şair İzzet Molla da davetliler arasındaymış.
Yatsı ezanı okunmuş, cemaatle namaza başlamışlar. İmamlık eden zât, namazı neredeyse iki secdeyi bir edecek kadar acele kıldırıyormuş. Çok kısa zamanda sonuncu rekatın tahıyyatına gelmişler. O aralık dışarıdan bir adam gelip namaz kıldıklarını görünce:
-Hazır abdestim varken ben de cemaate yetişeyim, diye düşünüp safa dahil olacağı sırada cemaat selam vermiş.
İzzet Molla dönüp adama şöyle demiş:
-Be adam! Biz içinde iken yetişemiyoruz, sen dışarıdan gelip nasıl yetişeceksin?
Niyet
Bektaşi'ye, sahurda sorarlar:
– Oruca nasıl niyet etmeli?
Bektaşi, tıka basa yedikten sonra cevap verir:
– Dayanırsam tutarım, dayanamazsam yutarım diye niyet edip ağzını çalkalamalı. Oruç farz sahur sünnet
Adamın biri hergün hanımını zorlayarak sahura kaldırıyor yemek hazırlatıp sahur yiyormuş sonrada orucu.
Birgün beşgün bu böyle sürerken; kadın artık dayanamamış ve:
-Ula herif sende hiç vicdan yokmu orucu tutmuyorsun bana zorla sahur hazırlatıyorsun, demiş. Adam:
-Oruç farz.sahur yemek sünnet değilm?i diye sormuş Kadın:
Oruç tutan Bektaşinin biri pek fena susamış. Vakit geçirmek için kırda giderken bakmış gürül gürül akan bir çeşme... Adeta kendinden geçmisş bir halde ağzını dayayıp lıkır lıkır içmeye baslamış
-Aman erenler ne yaptın? Oruç gitti, diye seslenmiş.
Bektaşi, ağzınıniki yanından süzülen sular bağrına doğru inerken cevap vermiş:
-Oruç gitti, ama fakire de can geldi!
Oruç Tutayım Diye Bozdum
Aylardan Temmuz. Günler oldukça sıcak ve uzun. Aylardan Ramazan. Sabah erkenden başlayıp, gün boyu tırpanla ot biçmiş Tonyalı. Hararetten, dili bir karış dışarıda varmış evine. Kafaya takmış, orucu bozacak ama, arkadaşı bırakmıyor: – Orucunu bozma, aha şunun şurasında akşama ne kaldı ki? Bir punduna getirip bozmuş orucunu Tonyalı. Arkadaşı: –Ne yaptın? Nasıl bozdun orucu? Deyince cevap vermiş Tonyalı: –Baktum ki, orucu bozmazsam susuzluktan öleceğum. Ölürsem bir daha Allah için oruç tutamayacağum. Dedum, ey Rabbum, yaşayup senin için oruç tutayim diye orucumu kestum.
Bu espri Temel’in çok hoşuna gitmiş. Bir gün yolda giderken Cemal’i görmüş ve hemen sormuş:
-Uşağum oruçlu oruçlu kaç hamsi yiyebilursun?
Cemal:
-50 tane, demiş.
-Ha uşağum 100 tane deseydun sana müthiş bir espri yapacaktum!
Pabuçları yürüteyim derken...
Bir Ramazan gecesi Ayasofya Camiinde teravih namazı kılındıktan sonra dua esnasında açıkgöz yankesicinin biri, yanındaki adamın cebindeki bir enfiye kutusunu el çabukluğu ile aşırır. Bununla da yetinmez, kalkarken adamcağızın kunduralarını da paltosunun altına saklar. Malları çalınan, her iki hırsızlığın da farkındadır. Önce hiç ses çıkarmaz. Fakat tam caminin iç kapısından çıkarlarken, hırsızın hafifçe omzuna vurur ve koluna girer. Hırsız, şaşırarak döner. Efendi, gayet nezaketle:
-Siz, namazdan evvel benden enfiyeniz var mı diye sormuştunuz, fakat kutuda enfiyem tükenmiş, takdim edememiştim. İnanmanız için enfiye kutusunu da size vermiştim, sonra namaza durmuştuk. Şimdi eksik olmayın, kunduralarımı da almış, taşıyorsunuz. Zahmetinize teşekkür ederim. Bu lûtfunuza artık hacet kalmadı.
Pek tabiî olarak, hırsızın yüzü alı al, moru mor! Enfiye kutusunu ve kunduralarını geri alanın bu sözlerini işiten halktan bir kısmını hem güldürür, hem hırsızın yakasına yapışırlar ve onu doğruca karakola götürürler.
- Be herif! Bu kaçıncı rezaletin? Kaçıncı kundura hırsızlığın? Neye yaparsın bu işi?
Hırsız, boynunu bükerek:
- Hakkınız var efendim, der. Kusurum var, kötü bir alışkanlık! Fakat çok şükür bu defa cemaatten dayak yemeden pabuçları geri verdim, enfiye kutusunu da. Şaşkınlığım yeter. Ancak, Allah aşkına siz de halime merhamet buyurun, hiç olmazsa bir kerecik burada dayak yemiyeyim. Ramazan-ı Şerifi Memnun Etmek Bir çok Ramazanı birlikte geçirmiş olan bir hanımla beyi konuşuyorlarmış. Bey, hanımına: -Hanım, bunca senedir oruç tutuyoruz. Acaba Ramazan-ı Şerif’i hiç memnun edebildik mi? diye sormuş. Hanım: -A efendi! Düşündüğün şeye bak, o mübarek hiç memnun olmasaydı, her sene 10 gün önceden gelir miydi? demiş...
Sahuru da öne alsalar
Bektaşi babasına sormuşlar: - Baba erenler, ramazan hakkında ne düşünüyorsun? Bektaşi babası: - Vallahi, demiş; iftara bir şey dediğim yok ama, şu sahuru da öğleye alsalar daha iyi olurdu.
Sen ne işe yaradın?
Bektaşi ile Hacı Osmanlı, zamanında ramazanda içki içerken yakalanırlar. Kadı yaptıklarının cezasının ne olduğunu bilip bilmediklerini sorar bunlara.
Hacı af dileyerek:
-Şeytana uyduk kadı efendi, der ancak Kadı Hacı'ya idam cezası verir.
Bektaşiye sıra gelir ve der ki:
-Kadı efendi ben gayri-müslümüm, bana oruç farz değildir. Kadı Bektaşiyi serbest bırakır.
Bektaşi kadıya sorar
-Kadı efendi ben de şehadet getirsem, müslüman olsam, arkadaşımı da bağışlar mısın?
Kadı efendi düşünür
-Gavuru müslüman yapmanın ona sağlayacağı sevabı hesap eder ve Hacı'yı da affeder. Kadının huzurundan ayrıldıktan sonra hacı şaşırararak Bektaşiye sorar:
-Sen ne biçim adamsin be, bir dinli oluyon bir dinsiz, sende iman yok mu bire münafık? deyip azarlar.
Bektaşi de:
- Gavur oldum kendimi, müslüman oldum seni kurtardım be. Peki sen ne işe yaradın?
Senede iki kez Bayramın yaklaştığı günlerden birinde, iftar sırasında, misafirlerden biri: -Keşke, Ramazan, senede iki kez gelse. Aynı sofrada misafir bulunan Bektaşi, hemen şu cevabı verir: -Öyleyse Ramazan gider gitmez neden bayram yaparsınız? İnsan, sevdiği gidince bayram mı yapar hiç!...
Sohbet Arkadaşı Osmanlı’da her devletlünün Allah dostu bir sohbet arkadaşı vardır. Paşa’nın musahibi Haşmet Baba adlı haramdan sakınıp, sözünü sakınan, hikmet ehli bir zattır. Koca Ragıp Paşa “Bu ayda tebasında bulunanlara kolaylık gösterenler affonulur” müjdesi mucibince Haşmet’i de yanına alarak, tebasındakilerin çarşı-pazar defterlerini kontrole gider. Paşa’nın her ramazan yaptığı bu gizli işini sadece Haşmet Baba bilir.
Ragıp Paşa bir manava girip:
“Selamün-aleyküm. veresiye defteriniz var mı?”,
“Vardır” cevabını alınca, o defterde ne borç varsa öder. Esnaf da Paşa’nın huyunu bilip, gizlilik tembihine uyar. Borcu ödenenler, Allah’a hamdü senâ eder. Nüktedan Ragıp Paşa işi bitince Haşmet’e takılmadan edemez.
- Bre Haşmet ölümü düşünürüm de. Kabir taşıma ne yazdırayım?
- “Dün altımda olanlar, bugün üstümde” yazdır Paşam!
- “Siz sadece kul borcunu sorarsınız, orucu ancak Yüce Allah sorar.” Su katıyorlar
Bektaşinin birini ramazanda içki içtiği için yaka paça kadıya götürürler.
Çakırkeyif Bektaşi'yi görür görmez kadı:
- Behey kafir! Bu yaşta hala içiyorsun bu zıkkımı. Utanmıyor musun? Bilmiyor musun haram olduğunu? der.
- Sırtınızdaki ipek kaftan da haramdır..." diye karşılık verir Bektaşi.
Kadı:
- Bunun içine pamuk katarlar.
Bektaşi:
- Dünyada doğru adam mı kaldı, şaraba da yarı yarıya su katıyorlar, der.
Temel oruç tutarsa
Temel, Ramazan günü Sultan Ahmet meydanında sabırsızlıkla biran önce iftar vaktinin gelmesini beklemektedir. Güneş tepede,Temelin dilini damağını kurutmaktadır.
Derken bir turist kafilesi gelir içlerinden birkaçı oradaki satıcılardan irice bir karpuz alır ve temelin gözü önünde sapır şupur yemeye başlarlar. Bir süre sonra bizimki yerinden kalkar usulca yanlarina yaklasir ve kulaklarina egilerek:
İki kafadar Ramazan’da kadı kıyafetine girerek köy köy dolaşmaya ve birkaç basit soru sorup cevap veremeyen köylüleri falakaya yatırıp para kazanmaya başlamışlar. Kadı Efendinin bu durumdan haberi olunca, bunları yakalatmış ve:
-Bu sabah namazının, bu öğle namazının, bu ikindi namazının, bu akşam namazının, bu yatsı namazının, diyerek kırk sopa attırıp bıraktırmış.
Ramazan hilâli görülmeyince oruç tutmanın caiz olmayacağını bilen bir tiryaki, hilâli görmemek için evinin pencerelerini kapayıp perdeleri de sımsıkı örter, geceleri mahalle kahvesine giderken de başını önüne eğermiş. Nasılsa bir su birikintisi içinde hilâlin aksini görünce ürkerek şöyle demiş:
-Hey mübarek! Gözüme mi gireceksin? Anladık işte Ramazan başlamış!